Seçimlere yaklaşık olarak 4 ay gibi kısa bir zaman kaldı. Gelin birazda Türkiye’deki siyasi partilerin başarı durumlarına yönelik çıkarımlarda bulunalım. İlk öncelikle ele almamız gereken parti şüphesiz Türk siyasi hayatına en büyük damgayı vuran ve en uzun sürede iktidarda kalan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP). Peki AKP’ nin bu başarısının altındaki en büyük etken ne sorusunu soracak olursak cevap her zaman değindiğim gibi ekonomik etkenlerdir. AKP’ nin iktidara gelmesine ortam hazırlayan süreç 2001 yılı ekonomik krizidir. Tıpkı komşumuz Yunanistan’da iktidara gelen Syriza (Siriza) gibi AKP’de ekonomik kriz nedeni ile dar boğazda olan halkın sesine kulak veren politikaları dillendirmesi, ayrıca üniversitelerdeki türban sorunundan ve 28 Şubat süreçlerinden zarar gören İslami kesimin çağrılarına kulak vermesi nedeni ile bir çıkış-değişim yolu olarak görülmüştür. İlk olarak ana etken 2000 yılında tüm dünyada kabul gören ve hemen hemen bütün batılı devletlerin yönelmiş olduğu Liberalizm’i temel almasıdır. Ayrıca tıpkı içinden gelmiş oldukları Saadet Partisi gibi İstanbul Sermayesi ve Anadolu Kaplanları arasındaki var olan mücadelede Anadolu sermayesinden yana taraf almalarıdır. Ekonomik darboğazdan çıkış için lazım olan sıcak para ihtiyacını özelleştirmeler ile karşılamaya yönelmesi ile kısa zamanda önemli ölçüde bir para kaynağı elde etmesi ve bunu halka yansıtması halk arasında olumlu sonuçlar doğurmuştur. Diğer taraftan AKP’nin kurucuları Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Abdüllatif Şener gibi Saadet Partisinde ortaya çıkan yenilikçi kanatın olması en büyük avantajdır. Çünkü Saadet Partisinin tek başına iktidara gelme olasılığının var olması ancak bunu bir türlü başaramamasının temel nedenlerini en iyi bilen insanlardan birisi Recep Tayyip Erdoğan’dır. Necmettin Erbakan’ ın Milli Görüş çizgisinde ilerleyen Recep Tayyip Erdoğan iktidara gelmesi için benimsemesi gereken çizginin merhum Turgut Özal’ ın ‘merkez sağ’ çizgisi olduğunu, ayrıca Saadet Partisinin bir kitle partisi olduğunu ve yeni oluşacak partinin bir kitle partisi olması yerine bütün kesimlere hitap eden bir ‘’hepsini yakala partisi’’ olmasını düşünmesi ve bunu uygulamaya koymasıdır. Ve asıl en önemli etken Recep Tayyip Erdoğan’ın diğer rakiplerinden daha üstün bir hitabet yeteneğine ve liderlik özelliklerine sahip olması, halkın dilini iyi bilmesi, bu konuda tekdüze görüşler yerine her görüşü dillendirmesi en büyük etkendir. Türk halkının en temel özelliği olan güce ve güçlüye itimat etme anlayışını bilen AKP ilk olarak ülkenin en güçlü kurumu olan ve kendisi için en büyük engeli oluşturan Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bir itibarsızlaştırma ve ülkedeki askeri vesayeti bitirmek için 2006 senesinde Gülen Cemaati ile birlikte Ergenekon operasyonlarına başladı. Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi iktidarına yönelik bir tehdit olmasını ortadan kaldırdıktan sonra eski ortağı olan Gülen Cemaati ile mücadeleye başladı. 2013 yılında gezi parkı eylemleri adı verilen eylemlerin tüm yurda yayılması ve bunlara karşı Recep Tayyip Erdoğan’ın takındığı sert tutum ve söylemleri hem ülke içerisinde, hemde ülke dışarısında AKP ye karşı olumsuz bir hava esmesine neden oldu. Tüm bu süreçler sonucunda 17 – 25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonları, Recep Tayyip Erdoğan ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçtiği öne sürülen ses kayıtlarının servis edilmesi adeta ülke içerisinde deprem etkisi yarattı. Arkasından 2014 yılında Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı adayı olmasına karşılık, muhalefet partileri olan; Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin çatı aday olarak eski İslam İşbirliği Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday göstermesi, ayrıca 14 siyasi partinin çatı adaya destek vermesine karşılık Recep Tayyip Erdoğan seçimlerin ilk turunda % 52’ye yakın oy alarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu. Son olarak yolsuzluk ve rüşvet ile suçlanan 4 eski bakanın yüce divana gönderilmemesi ve çok yüksek maliyetler ile yapılan Beştepe’deki yeni Cumhurbaşkanlığı konutunun halk arasında olumsuz bir hava yaratması, hükümetin Kürt Sorununun çözümüme yönelik ortaya koyduğu çözüm sürecinde terörist başı Abdullah Öcalan’ı ve örgütü PKK’yı muhatap alması, güneydoğuda terör örgütü yandaşlarının çıkardığı olaylara güvenlik güçlerinin müdahale etmemesi AKP’nin tabanındaki milliyetçi oy kesimininde MHP’ye kaymasını kaçınılmaz kılıyor. Yukarıda bahsettiğim olumsuz olaylar, Recep Tayyip Erdoğan’ın partinin başında olmamasına karşılık önümüzdeki genel seçimlerde birinci parti olarak gelmesi hemen hemen bütün kesimlerin ortak görüşü.
İkinci olarak ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin ise Genel Başkan değişikliği sonrası iktidara gelmek için çizdiği ( ve tabanı ile tamamen zıt olan ) rotanın kendisini iktidara taşımak yerine partide bir parçalanmaya yol açtığı çok açıktır. İlk olarak Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun partinin içerisindeki ulusalcı kanadı tasfiye etmesi, partinin genel başkan yardımcılığına çözüm sürecinin ilk parçası olarak haburdan gelen PKK terör örgütü üyelerinin avukatlığını üstlenen, PKK’nın şehir yapılanması KCK’ya yönelik yapılan tutuklamalara yönelik gösterdiği tepki ile dikkat çeken Sezgin Tanrıkulu’nu ve merhum Necmettin Erbakan’ın eski yol arkadaşlarından Mehmet Bekaroğlu’nun getirmesi parti içerisinde çok büyük tepkilere neden oldu. Belediye başkanı olarak gösterdiği PKK yandaşı olan adaylar nedeni ile çok büyük bir oy kaymasına uğraması kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Parti içerisindeki bu tasfiye ve değişim sürecine yönelik en güçlü tepki ulusalcı kanadın en önde gelen isimlerinden Emine Ülker Tarhan’ın istifa etmesi oldu. Seçimlere 4 ay kala başarılı bir parti lider profili çizemeyen ve parti içi istikrarı sağlayamayan Kemal Kılıçdaroğlu’nun oylarını arttırması bir yana çok büyük kayıplar yaşayacağı muhakkaktır. Bunun bilinen en bariz örneği çatı aday olarak Ekmeleddin İhsanoğlu isminde Milliyetçi Hareket Partisi ile görüş birliğine varması parti tabanındaki solcu kesimin çoğunun sandık başına gitmemesine ve oyların bir kısmının ise Selahaddin Demirtaş’a kaymasıdır. Eğer Cumhuriyet Halk Partisi bu seçimlerde büyük bir başarı kazanmak istiyor ise kendisine hiçbir fayda sağlamayan ve halk arasında da inandırıcılık bulmayan İslamcılık ve Kürtçülük söylemlerini terk etmesi, bunun yerine var olan solcu parti fikrinin dışında ulusalcılığa çok daha sıkı sarılması hem parti içerisindeki toparlanmaya, hemde İşçi Partisine kaymış olan ulusalcı oylarını geri kazanmanın yanında Milliyetçi Hareket Partisi başta olmak üzere diğer partilerin seçmen tabakasındaki milliyetçi fikirlere sahip olan kişilerden de oy toplaması kaçınılmazdır. Ancak bütün bu sürecin gerçekleşmesi için Cumhuriyet Halk Partisi’nde çok büyük bir tasfiyeye gerek vardır. Burada Cumhuriyet Halk Partisine 2 seçenek sunulmaktadır; koltuk sevdası mı, yoksa fedakarlık mı?
Üçüncü olarak değineceğim parti ise Milliyetçi Hareket Partisi. Türkiyedeki en köklü siyasi partilerden olan Milliyetçi Hareket Partisinin kendi tabanında var olan huzursuzluk ve yönetime karşı olan memnuniyetsizliklerine rağmen ciddi oranda bir oy potansiyeli olduğu malum. Yukarıda ilk olarak değindiğim Adalet ve Kalkınma Partisinin tabanına yönelik kendi tabanından çok ciddi kaymalar yaşandığı bir gerçektir. Önümüzdeki seçimlerde ise Milliyetçi Hareket Partisi, hükümetin güneydoğuda yaşanan eylemlere karşı tepkisiz kalmasının ve çözüm sürecinde terörist başını muhattab almasının halk içerisinde yarattığı olumsuz havayı kendine çekebilecek politikalar izlemelidir. Özellikle Devlet Bahçelinin en başından beri çözüm sürecine ve Abdullah Öcalan’ın muhattab alınmasına yönelik tavrının çok net olması ve değişkenlik arz etmemesi çoğu kesim tarafından takdir topluyor. Diğer taraftan toplum hafızasına sürekli olarak aktarılan kavgacı ve şiddet yanlısı ülkücü görüntüsünü değiştirmek adına çok büyük bir çaba göstermeside ele alınacak bir diğer konu. Bunun en bariz örneği Kobani olayları sırasındaki tavrının HDP milletvekili Altan Tan tarafından bile takdir ile karşılanmasıdır. Ancak parti tabanında artık Devlet Bahçeli’nin çekilip yerine yeni ve güçlü soluklu bir liderin gelmesini isteyenlerin oranı oldukça fazladır. Her genel başkanlık seçimi sonrası kendisine muhalif olan unsurları bertaraf etmeye yönelik faaliyeti olan Devlet Bahçeli’nin bu tavrıda parti içi demokrasiye olan güvenin sarsılmasına ve partiye olan küskünlük ve kırgınlıklarında artmasına neden olmaktadır. Son olarak 2011 yılında ülkücülerin hepsinin büyük bir sevgi ve saygı ile baktıkları Prof. Dr. Ümit Özdağ ile aradaki buzları eritip milletvekili adayı göstermesi bu süreçte atılan en önemli adımdır. Tüm bu sıraladığım olaylar içerisinde Milliyetçi Hareket Partisi’nin asıl yüklenmesi gereken nokta AKP ye kaymış oy potansiyelini geriye döndürebilecek hamlelere yönelmesidir. Ayrıca Cumhuriyet Halk Partisindeki var olan kopuşlardan kazanımlar çıkaracak yeni söylemler ve politikalar izlemesi en doğru tercih olacaktır.
Son olarak değineceğim parti ise Halkların Demokratik Partisi. Kürt halkının temsilcisi olduğunu söyleyen ve bir anlamda da aldığı oy oranı ile bunu gösteren HDP’nin 2015 genel seçimlerinde nasıl bir rota izleyeceği az çok belli olmuş durumda. Daha önceki partileri olan Barış ve Demokrasi Partisinin yerine Abdullah Öcalan’ın talimatı ile kurulan HDP tamamı ile kendi oy potansiyeli üzerine solcu kesimlerin oylarından da kazanabilme stratejisi izlemektedir. Zaten Abdullah Öcalan’ın Mahir Çayan’dan aldığım bayrağı HDP ye devrediyorum gibi sözleride bunun en temel göstergesidir. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Selahattin Demirtaş’ı cumhurbaşkanı adayı olarak gösteren HDP almış olduğu %9,7 lik oy oranına güvenerek seçimlere parti olarak girme kararı aldı. %10 barajını geçebileceğine güvenen HDP’nin gözden kaçırdığı bir gerçek var. Bu gerçek, kazandığı bu oy potansiyelinin çoğunun İslamcı kimliği ile tanınan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesinden rahatsız olan bir kesimden gelmiş olduğu gerçeğidir. Bu kesimin genel seçimlerde yine HDP ye oy verme ihtimali zayıf bir ihtimaldir. Diğer bir taraftan herkesin göz ardı ettiği ama Cizre olaylarında açık bir şekilde ortaya çıkan Hizbullah varlığıdır. 90 lı yıllarda mücadele ettikleri Hizbullahçılarında Hür Dava Partisi ismini verdikleri partileri ile bölgede güç göstermeye başlaması HDP için ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. HDP’nin barajı geçememesi durumunda sokak eylemlerine ve çatışmalara yönelmesi beklenen bir şeydir. Böyle bir durumda güneydoğu bölgesini daha çok sıkıntılı günler beklediği açıktır. HDP’nin asıl rol aldığı partinin ise Yunanistan’da iktidara gelen Syriza olduğudur. Selahattin Demirtaş’tan bir Alexis Çipras çıkarmayı hedefledikleri çok açıktır. Ancak unutulmaması gereken şey ise Yunanistan’da iktidara gelen Çipras’ın tıpkı AKP gibi bir umut ışığı olarak görülmesidir. Türkiye’de ise Selahattin Demirtaş’a ve HDP’ye yönelik böyle bir bakış açısının olabilmesi ihtimali neredeyse imkansızdır.
Toparlayacak olursak; genel olarak yaptığım analiz şuan ki partilerin mevcut politikalarına, duruşlarına ve söylemlerine göre yaptığım bir analiz. 4 aylık bu süre zarfı içerisinde nelerin değişip nelerin değişmeyeceğine yönelik kesin bir görüş belirtemem ancak söyleyebileceğim tek şey bütün partilerin seçimlerin yaklaşması nedeni ile kendilerine oy kazandırabilecekleri tavır takınacağı gerçeğidir. Ülkemiz insanının kulağının aşina olduğu ama işleyişinden bi haber oldukları; ‘’Demokratik’’ ve ‘’Adil’’ bir seçim olması dileği ile… Teşekkürler…

Yorumlar
Yorum Gönder